Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi sivil toplum örgütü Anti-Defamation League (ADL - Karalamaya Karşı Birlik)'in 1915 olaylarını soykırım olarak tanıma kararından sonra birçok kişinin aklı karıştı. Bu kafası karışanların önemli bir kısmı da maalesef bizim medyamızda yazanlar! Kararın kendisi (esas yönü) de eleştiriye açık olmakla birlikte bu yazıda ben kararın nasıl alındığıyla (yani usulüyle) ilgili bir noktaya parmak basacağım: meşhur Elie Wiesel’in karardaki rolü ve bunun bu karar için ne mana ifade ettiği.
Thursday, August 30, 2007
Elie Wiesel’e danıştılar da aldılar nitekim!
Thursday, August 23, 2007
Ermeni Kürtler ve Halaçoğlu'nun zamanlaması
Yusuf Halaçoğlu'nun Türkiye'de çok sayıda Ermeni kökenli Kürt'ün bulunduğunu söylemesi yeni birşey değil. Bunu daha önce dillendirenler de olmuştu. Ama öncekiler genelde şifahi kültüre dayanan ve bazen de komplo teorisi denilip geçilen sözlerdi. Halaçoğlu'nun ise önemli bir farkı var: elinde belgesi var. Belgeli bir şekilde bu argümanın tekrar piyasaya sürülmesinin sebepleri önemli bence. Okumalarım ve düşünmelerim beni şu ihtimallere ulaştırdı:
1) (Emre Aköz'ün üzerinde durduğu bir nokta) DPT'nin Kürt milliyetçiliği üzerinden siyaset yapma gücünü azaltmak.
2) Genel manada Kürt milliyetçiliğini ve onun şiddete bulanmış hali olan PKK terörünün temelini zayıflatmak.
3) Soykırım meselesinde Türk hanesine bir puan katmak. Şu an ne kadar Ermeni Kürt varsa vaktiyle o kadar az Ermeni katledilmiştir.
4) Taha Kıvanç'ın vurguladığı "elimde belgeler var, üstüme gelmeyin" imasını vermek. Ki bu hem içe hem de dışa yapılmış bir ihtar.
İlginç olaylara gebe gibi yakın gelecek.
1) (Emre Aköz'ün üzerinde durduğu bir nokta) DPT'nin Kürt milliyetçiliği üzerinden siyaset yapma gücünü azaltmak.
2) Genel manada Kürt milliyetçiliğini ve onun şiddete bulanmış hali olan PKK terörünün temelini zayıflatmak.
3) Soykırım meselesinde Türk hanesine bir puan katmak. Şu an ne kadar Ermeni Kürt varsa vaktiyle o kadar az Ermeni katledilmiştir.
4) Taha Kıvanç'ın vurguladığı "elimde belgeler var, üstüme gelmeyin" imasını vermek. Ki bu hem içe hem de dışa yapılmış bir ihtar.
İlginç olaylara gebe gibi yakın gelecek.
Monday, August 20, 2007
Demokrasi kavgası mı bireysel kaygılar mı?
Nuray Mert'e takıntıları sebebiyle hep ihtiyatlı yaklaşırdım. Bu sefer yazısını imzalıyorum:
"Ben diyorum ki, madem ki, bu sorunu direterek çözmenin gerilim yaratacağı düşünülerek, uzlaşma siyaseti güdüldü, bu siyaset neden Çankaya söz konusu olduğunda hızla terk edildi? Yine diyorum ki, madem 'Uzlaşma ile sorun çözülmeyeceği, aksine bazı konularda ısrarlı ve dirayetli olmak gerektiği' düşünülüyordu, bu ısrar neden binlerce kadının mağduriyetini giderme noktasında değil de, bir mevkiyi fethetme noktasında gündeme geldi? Bu söylediklerimde anlaşılmayacak bir taraf var mı?
Yine, Aktay diyor ki, 'Bir noktaya kadar uzlaşma aranmış bulunamamış, bir noktada dur demek gerekmez mi?' Ben de diyorum ki, 'Bu nokta neden Çankaya?' neden, örneğin üç yıl uzlaşma arandı, dördüncü yıl artık, kimse 'Yetti gayrı, ne olacak bu yasakların sonu?' diye feveran etmedi? İşin içine isimsiz mağdurların hakları girince susanların, mevki, makam söz konusu olduğunda bu kadar ısrarcı olmasında rahatsız edici bir şey yok mu? Sayın Gül, bu hükümetin bir üyesi değil miydi? Bugün kalemini sivriltenler, dörtbuçuk yıl boyunca neyi beklediler? Gerekçe 'siyasi istikrar' değil miydi, bugün ne değişti?
Belli ki, bazı şeyleri daha açık konuşmak lazım. Bu kadar açık konuşmaktan kaçınmamın nedeni (onların zannettiğinin aksine), daha fazla yıpratmamak, bazı hassasiyetleri zedelememek kaygısıydı. Ama, madem, anlamamakta ısrar ediliyor, daha açık konuşayım. Bakın, ben sayın Gül'ün Bilkent Üniversitesi'nden mezun olan kızının mezuniyet töreninde türbanla diploma alması sahnesini, o okullara giremeyen kızlar açısından çok incitici bulduğumu yazdım. Kıyamet koptu, olay, aile saadetini bozmak gibi dillendi. Benim incitici bulduğum, babası bakan olmayanın o muameleyi görmeyeceği bir ortamda gönül rahatlığı ile o tablonun içinde yer almaktı.
Şimdi isterseniz, konuyu biraz daha açayım. Diplomayı veren eski YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, bu yıl TBMM Onur Ödülü'ne layık görüldü. Doğramacı, rektörlüğü döneminde, başörtüsü yasağını sıkı uygulayan biriydi, yüzlerce öğrencinin mağduriyetine razı olmuş dahası bir sürü soruşturma açmış birisi. Hadi o bu ülkenin yasalarını uygulamak durumunda olan biri, zamanında yasayı uygulamıştı, peki bu konumdan pek de rahatsız olmayan, bu yönde açıklama ve girişimi olmayan birine onur ödülü vermek, onun elinden türbanlı kızına diploma verilmesine burulmak yerine, memnuniyet tablosu sergilemek nasıl bir anlayıştır? Dahası bildiğim kadarıyla, ödül için Doğramacı ismini tavsiye eden sayın Gül'ün kendisi. Velev ki, o değil başkası tavsiye etmiş olsun, tüm bu tabloda çok rahatsız edici bir şeyler yok mu? Bu mu, demokrasi, hak, hukuk mücadelesi dediğiniz şey?
Bu ise, siz yolunuza ben yoluma, herkes kendi doğru bildiği, içine sindirdiği yoldan gitsin. Hayırlısı olsun ve de Allah mahcup etmesin. Ben, Gül'ün cumhurbaşkanlığının başörtüsü de dahil olmak üzere demokratikleşme açısından yol açıcı değil, engelleyici olacağını düşünenlerdenim. Bu açıdan bugünün demokratlarının mahcup olacağından kaygılanıyorum, umarım öyle olmaz, o durumda, bu ülkede yaşayan hepimiz kârlı çıkarız."
"Ben diyorum ki, madem ki, bu sorunu direterek çözmenin gerilim yaratacağı düşünülerek, uzlaşma siyaseti güdüldü, bu siyaset neden Çankaya söz konusu olduğunda hızla terk edildi? Yine diyorum ki, madem 'Uzlaşma ile sorun çözülmeyeceği, aksine bazı konularda ısrarlı ve dirayetli olmak gerektiği' düşünülüyordu, bu ısrar neden binlerce kadının mağduriyetini giderme noktasında değil de, bir mevkiyi fethetme noktasında gündeme geldi? Bu söylediklerimde anlaşılmayacak bir taraf var mı?
Yine, Aktay diyor ki, 'Bir noktaya kadar uzlaşma aranmış bulunamamış, bir noktada dur demek gerekmez mi?' Ben de diyorum ki, 'Bu nokta neden Çankaya?' neden, örneğin üç yıl uzlaşma arandı, dördüncü yıl artık, kimse 'Yetti gayrı, ne olacak bu yasakların sonu?' diye feveran etmedi? İşin içine isimsiz mağdurların hakları girince susanların, mevki, makam söz konusu olduğunda bu kadar ısrarcı olmasında rahatsız edici bir şey yok mu? Sayın Gül, bu hükümetin bir üyesi değil miydi? Bugün kalemini sivriltenler, dörtbuçuk yıl boyunca neyi beklediler? Gerekçe 'siyasi istikrar' değil miydi, bugün ne değişti?
Belli ki, bazı şeyleri daha açık konuşmak lazım. Bu kadar açık konuşmaktan kaçınmamın nedeni (onların zannettiğinin aksine), daha fazla yıpratmamak, bazı hassasiyetleri zedelememek kaygısıydı. Ama, madem, anlamamakta ısrar ediliyor, daha açık konuşayım. Bakın, ben sayın Gül'ün Bilkent Üniversitesi'nden mezun olan kızının mezuniyet töreninde türbanla diploma alması sahnesini, o okullara giremeyen kızlar açısından çok incitici bulduğumu yazdım. Kıyamet koptu, olay, aile saadetini bozmak gibi dillendi. Benim incitici bulduğum, babası bakan olmayanın o muameleyi görmeyeceği bir ortamda gönül rahatlığı ile o tablonun içinde yer almaktı.
Şimdi isterseniz, konuyu biraz daha açayım. Diplomayı veren eski YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, bu yıl TBMM Onur Ödülü'ne layık görüldü. Doğramacı, rektörlüğü döneminde, başörtüsü yasağını sıkı uygulayan biriydi, yüzlerce öğrencinin mağduriyetine razı olmuş dahası bir sürü soruşturma açmış birisi. Hadi o bu ülkenin yasalarını uygulamak durumunda olan biri, zamanında yasayı uygulamıştı, peki bu konumdan pek de rahatsız olmayan, bu yönde açıklama ve girişimi olmayan birine onur ödülü vermek, onun elinden türbanlı kızına diploma verilmesine burulmak yerine, memnuniyet tablosu sergilemek nasıl bir anlayıştır? Dahası bildiğim kadarıyla, ödül için Doğramacı ismini tavsiye eden sayın Gül'ün kendisi. Velev ki, o değil başkası tavsiye etmiş olsun, tüm bu tabloda çok rahatsız edici bir şeyler yok mu? Bu mu, demokrasi, hak, hukuk mücadelesi dediğiniz şey?
Bu ise, siz yolunuza ben yoluma, herkes kendi doğru bildiği, içine sindirdiği yoldan gitsin. Hayırlısı olsun ve de Allah mahcup etmesin. Ben, Gül'ün cumhurbaşkanlığının başörtüsü de dahil olmak üzere demokratikleşme açısından yol açıcı değil, engelleyici olacağını düşünenlerdenim. Bu açıdan bugünün demokratlarının mahcup olacağından kaygılanıyorum, umarım öyle olmaz, o durumda, bu ülkede yaşayan hepimiz kârlı çıkarız."
Wednesday, August 15, 2007
Hayırlısı artık...
Abdullah Gül'ün adaylığını belki de herkesten çok Türkiye'deki derin bürokrasi istiyordu. AK Parti maalesef bu noktayı göremedi ya da inat etti. İnşallah ülkemiz için hayırlısı da bu olur demekten başka yapacak şey yok artık. Ahmet Selim ince şeyler yazdı bu konuda. Üstüne laf etmeyeyim ben:
"Tartışmasız doğru olan bir genel eleştiri notu düşmek, ayrıntılara girmekten daha kolay ve daha az sıkıntılı: "Ne olursa olsun, inceldiği yerden kopsun" yahut, "biz mükemmel bir demokraside yaşıyormuş gibi talepte bulunalım da, demokrasiyle bağdaşmayan şeyler olursa millet değerlendirsin" türünden yaklaşımlar, düşünmekten vazgeçmeyi ve (tabiri caiz ise) "dinamik bir teslimiyet" halini ifade eder. Ve tabii, sorumluluk şuuruyla bağdaşmaz.
Şunu hiç unutmamalıyız ki; 99'u bizim hatamız 100'e çıkarır da bir kötü sonuç ortaya çıkarsa, biz o sonucun yüzde birinden değil tamamından sorumlu oluruz."
"22 Temmuz seçimleri 1954 seçimlerine çok benziyor. 1954'te de bir merkez-sağ partinin oyları, 4 yıllık hizmet süresinden sonra artmıştı. Ve Demokrat Parti, asıl hatalarını 1954'ten sonra yapmaya başlamıştı. Yaptığı hataların tek cümlelik ifadesi, CHP ile mücadelenin psikolojik dengesini dikkate almamaktan ibaretti. O yıllarda bütün bürokratlar CHP'liydi ve CHP'nin asıl gücü de sandıktan değil bu gerçekten kaynaklanıyordu. DP, "sandık onu da halleder" rehavetine kapıldı. Ama o "sandık", 3 yıl sonra, 1957'de DP'yi ciddi olarak uyardı. "Kavga ve gerginlik istemiyorum. Böyle gidersen, sandık gücünü de azaltırım" mesajını verdi. 1957 seçimlerinin sonuçları belli olmaya başlayınca, rahmetli Menderes kâbuslar görmeye başlamıştı. O geceyi hiç unutmayacağını defalarca tekrarladığını hepimiz biliyoruz. ... Siyaset bir denge sanatıdır. Büyük sabır ister. İnce dikkatlere ihtiyaç gösterir. "Ben idealistim canım" idealist olan; daha sabırlı, daha dikkatli, daha dengeli, daha uzlaşmacı olmayı bilir. İdealist olan için, yolun kıvrımları değil, istikameti önemlidir."
"Tartışmasız doğru olan bir genel eleştiri notu düşmek, ayrıntılara girmekten daha kolay ve daha az sıkıntılı: "Ne olursa olsun, inceldiği yerden kopsun" yahut, "biz mükemmel bir demokraside yaşıyormuş gibi talepte bulunalım da, demokrasiyle bağdaşmayan şeyler olursa millet değerlendirsin" türünden yaklaşımlar, düşünmekten vazgeçmeyi ve (tabiri caiz ise) "dinamik bir teslimiyet" halini ifade eder. Ve tabii, sorumluluk şuuruyla bağdaşmaz.
Şunu hiç unutmamalıyız ki; 99'u bizim hatamız 100'e çıkarır da bir kötü sonuç ortaya çıkarsa, biz o sonucun yüzde birinden değil tamamından sorumlu oluruz."
"22 Temmuz seçimleri 1954 seçimlerine çok benziyor. 1954'te de bir merkez-sağ partinin oyları, 4 yıllık hizmet süresinden sonra artmıştı. Ve Demokrat Parti, asıl hatalarını 1954'ten sonra yapmaya başlamıştı. Yaptığı hataların tek cümlelik ifadesi, CHP ile mücadelenin psikolojik dengesini dikkate almamaktan ibaretti. O yıllarda bütün bürokratlar CHP'liydi ve CHP'nin asıl gücü de sandıktan değil bu gerçekten kaynaklanıyordu. DP, "sandık onu da halleder" rehavetine kapıldı. Ama o "sandık", 3 yıl sonra, 1957'de DP'yi ciddi olarak uyardı. "Kavga ve gerginlik istemiyorum. Böyle gidersen, sandık gücünü de azaltırım" mesajını verdi. 1957 seçimlerinin sonuçları belli olmaya başlayınca, rahmetli Menderes kâbuslar görmeye başlamıştı. O geceyi hiç unutmayacağını defalarca tekrarladığını hepimiz biliyoruz. ... Siyaset bir denge sanatıdır. Büyük sabır ister. İnce dikkatlere ihtiyaç gösterir. "Ben idealistim canım" idealist olan; daha sabırlı, daha dikkatli, daha dengeli, daha uzlaşmacı olmayı bilir. İdealist olan için, yolun kıvrımları değil, istikameti önemlidir."
Saturday, August 11, 2007
ilk akademik yayınım
ilk akademik yayınım e-sosder dergisinin ağustos sayısında cıktı. özeti şöyle:
"Bu makalede şu ana kadar hep gelişmis ülkeler düzeyinde çalışılmıs olan sol hükümetler ve sendikaların makro ekonomiye etkilerini gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye örneğinde inceliyorum. 1965-2003 dönemine ait Türkiye kaynaklı verileri kullanarak yaptığım amprik analizlerde Türkiye’de sendikalaşmanın ve sol hükümetin birlikte yükseldiği dönemlerde diğer dönemlere göre daha düşük ekonomik büyüme ve daha yüksek enflasyon oranları
gerçekleşmistir. Bu sonuçlar bahsedilen makro ekonomik göstergelere yönelik önceki bulgu ve argümanlara (Alvarez, Garrett ve Lange 1991) destek vermemektedir. Türkiye örneğinde sendikalaşma ve sol hükümetler ile işsizlik arasında ise ciddi bir ilişki ortaya çıkmamıstır."
"Bu makalede şu ana kadar hep gelişmis ülkeler düzeyinde çalışılmıs olan sol hükümetler ve sendikaların makro ekonomiye etkilerini gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye örneğinde inceliyorum. 1965-2003 dönemine ait Türkiye kaynaklı verileri kullanarak yaptığım amprik analizlerde Türkiye’de sendikalaşmanın ve sol hükümetin birlikte yükseldiği dönemlerde diğer dönemlere göre daha düşük ekonomik büyüme ve daha yüksek enflasyon oranları
gerçekleşmistir. Bu sonuçlar bahsedilen makro ekonomik göstergelere yönelik önceki bulgu ve argümanlara (Alvarez, Garrett ve Lange 1991) destek vermemektedir. Türkiye örneğinde sendikalaşma ve sol hükümetler ile işsizlik arasında ise ciddi bir ilişki ortaya çıkmamıstır."
Wednesday, August 8, 2007
Ufukta akl-ı selim var sanki
Bülent Arınç’ın meclis başkanlığına aday olmaması ve ardından da bugün AK Parti’nin meclis başkan adayı olarak Köksal Toptan’ı belirlemesi benim açımdan son derece müsbet gelişmeler. Bunları AK Parti’nin sözde değil özde bir merkez-sağ partisi olma yolunda samimi hamleleri olarak yorumluyorum. Temennim odur ki aynı AK Parti bu feraseti ve özveriyi cumhurbaşkanlığı seçiminde de gösterecek ve ülkemiz daha fazla gerilmeden yoluna devam edecektir. Ahmet Turan Alkan’ın da dediği gibi: “Dik durulması gereken yerde dik durulmuştur; şimdi mesafe alma, Türkiye'yi rahat yönetilebilir bir atmosfere taşıma zamanıdır.”
Sunday, August 5, 2007
Abdullah Gül...
"Bu arada Sayın Abdullah Gül'ün devlet başkanlığına adaylığı meselesinde naçizâne fikrimi ifade etmek isterim. Yeni Meclis'te bu göreve en layık isimlerin başında şüphesiz yine Sayın Gül geliyor fakat adaylıkta ısrar etmek yerine feragati tercih etmesi, ülkemizin daha çok hayrına olacaktır. Gül'ün feragati, neticede CHP'nin yenilmek bilmez genel başkanı tarafından "işte sözümüze geldiniz" şeklinde böbürlenmeye yol açabilir; böyle şeylerin üstünde durmak gerekmez. Sayın Gül'ün adaylığını engellemek için demokrasiyi 367 yerinden bıçaklayan CHP'ye ilk cevabı millet, cevabını iki hafta önce vermiş bulunuyor (ikinci tokat ise "sol birleşiyor" nakaratıyla CHP listelerinden Meclis'e kapağı seren DSP milletvekilleri tarafından atıldı!).
Abdullah Gül en güçlü olduğu bir anda adaylıktan çekildiğinde siyaseten büyüyecek ve istisnasız herkesin saygısını celbedecektir.
Dik durulması gereken yerde dik durulmuştur; şimdi mesafe alma, Türkiye'yi rahat yönetilebilir bir atmosfere taşıma zamanıdır diye düşünüyorum." A.T.A.
Abdullah Gül en güçlü olduğu bir anda adaylıktan çekildiğinde siyaseten büyüyecek ve istisnasız herkesin saygısını celbedecektir.
Dik durulması gereken yerde dik durulmuştur; şimdi mesafe alma, Türkiye'yi rahat yönetilebilir bir atmosfere taşıma zamanıdır diye düşünüyorum." A.T.A.
Subscribe to:
Posts (Atom)