current news

Loading...

Thursday, August 30, 2007

Elie Wiesel’e danıştılar da aldılar nitekim!

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi sivil toplum örgütü Anti-Defamation League (ADL - Karalamaya Karşı Birlik)'in 1915 olaylarını soykırım olarak tanıma kararından sonra birçok kişinin aklı karıştı. Bu kafası karışanların önemli bir kısmı da maalesef bizim medyamızda yazanlar! Kararın kendisi (esas yönü) de eleştiriye açık olmakla birlikte bu yazıda ben kararın nasıl alındığıyla (yani usulüyle) ilgili bir noktaya parmak basacağım: meşhur Elie Wiesel’in karardaki rolü ve bunun bu karar için ne mana ifade ettiği.

ADL başkanı Abraham H. Foxman karara nasıl vardıklarını açıklarken şu ifadeyi de eklemeyi unutmadı: “Nobel ödüllü Elie Wiesel ve diğer saygın tarihçilere danıştık ve bu konuda mutabık kaldık”. Burası önemli. Diğer ‘saygın tarihçiler’i bilmem; ama Elie Wiesel sıradan biri değil. Öncelikle kendisi Hitler’in Yahudi soykırımından kurtulanlardan. Soykırım konusuna ilmi olmasa da edebi ve psikolojik açıdan bir vukufiyeti var. Nerdeyse yazdığı her kitap Amerika başta olmak üzere birçok ülkede ‘bestseller’ oluyor. Bir de Nobel barış ödülü var. Tüm bunlar Wiesel’i önemli kılmaya yetiyor. Öyleki onun bu konudaki destekleyici tavrı bizim medyanın ağırbaşlarını bile etkilemişe benziyor. Yasemin Çongar -ki zannımca kendisi gazeteci mesleğinin hala kalbur üstünde kalan azınlığındandır- bile "e biz de akıllanalım artık" türünden içe dönük bir yazı yazdı önceki gün. Bir yerde şöyle diyor Yasemin hanım: "Ermeni konusunda, bugün toplumların vicdanında muteber olan anlatı, mağdurların hayat hikayeleriyle kuruldu. Nobel Barış Ödüllü Elie Wiesel gibi ahlaki otoritesi yüksek nice ismin yaşananlara 'soykırım' demesinin başlıca nedeni, bu anlatı. Bir yanda, bu anlatıyla çelişen resmi Türk tarihçiliği... Diğer yanda, Ermeni olsun, başka milletten olsun tarihçilerin, birçoğu 'resmi Ermeni tarihçiliği' diye damgalanamayacak kriterlere sahip, yaşanmışlıklarla uyumlu çalışmaları...

Neymiş? “Nobel Barış Ödüllü Elie Wiesel gibi ahlaki otoritesi yüksek nice ismin...” Nobel ödüllerinin politik yönünü – Hilmi Yavuz hocamız sağolsun- biliyoruz. Peki Elie Wiesel’in ahlaki otorisinin yüksekliğini kim biliyor? Aynı Elie Wiesel değil miydi 1940’larda Filistinli Araplara kan kusturan ve o zamanki İngiliz yönetimi tarafından bile terörist ilan edilen İrgun örgütünün gazeteciliğini yapan? Aynı Elie Wiesel değil miydi Sabra ve Şatila katliamları hakkında kendisine soru sorulduğunda hiçbir yorum yapmayan ve daha sonradan da bu olaylardan dolayı İsrail için üzüldüğünü söyleyen? Aynı Elie Wiesel değil mi Filistinlilerin yaşadığı drama yıllardır sessiz kalıp bu şekilde kendisinin belki de en meşhur vecizesi olan “sevginin zıttı nefret değil kayıtsızlıktır” ifadesine ihanet eden? Aynı Elie Wiesel değil miydi 2001 yılında yazdığı bir gazete yazısında Kudüs’ün tamamının İsrail’e ait olması gerektiği tezini “çünkü Kudüs ismi Tevrat’ta 600’den fazla kez geçmekte iken Kuran’da bir kere bile geçmiyor” mantığına bina eden? Ve aynı Elie Wiesel değil mi bir insanlık dramı olan soykırım hakkında yaptığı konuşmalar için bile “25 bin dolar artı limuzin” isteyen? Ve bu yüzden insanlık tarihinin en önemli dramlarından biri olan Yahudi soykırımını bir para kazanma endüstrisine çeviren çıkarcıların amansız takipçisi Norman Finkelstein tarafından “soykırım endüstrisinin” en önemli figürlerinden biri olarak nitelenen? Ve saire ve saire...

Sonuç: Elie Wiesel’in insan haklarına yaklaşımı ırkçı ve çıkarcıdır. Yani Elie Wiesel hiç de öyle yüksek ahlaki otoriteye sahip biri değildir ve tam da bu yüzden onun şu an ADL’nin aldığı kararda imzası bulunması belki de Türk tezi için uzun vadede bir arınmadır. Çıkarcıların destekledi bir tezin mumu yatsıya kadar yanar çünkü.

Elie Wiesel’in ve daha nice ‘saygın tarihçi’nin hayatları incelendiğinde insan haklarının diğer tüm yüce değerler gibi politize edilmiş bir gerçekliğininin olduğu görülecektir. Evet, Yasemin Çongar’ın belittiği gibi Elie Wiesel ve diğerleri “resmi Ermeni tarihçiliği” yapmıyor olabilirler. Ama anlıyoruz ki onlar da başka “resmi” tarihçiliklerin lejyonerleri. Ne diyordu Finkelstein: “Elie Wiesel gibiler sayesinde biz sadece Amerika ve İsrail’in menfaatlerine hizmet eden soykırımlardan haberdarız.”

Thursday, August 23, 2007

Ermeni Kürtler ve Halaçoğlu'nun zamanlaması

Yusuf Halaçoğlu'nun Türkiye'de çok sayıda Ermeni kökenli Kürt'ün bulunduğunu söylemesi yeni birşey değil. Bunu daha önce dillendirenler de olmuştu. Ama öncekiler genelde şifahi kültüre dayanan ve bazen de komplo teorisi denilip geçilen sözlerdi. Halaçoğlu'nun ise önemli bir farkı var: elinde belgesi var. Belgeli bir şekilde bu argümanın tekrar piyasaya sürülmesinin sebepleri önemli bence. Okumalarım ve düşünmelerim beni şu ihtimallere ulaştırdı:

1) (Emre Aköz'ün üzerinde durduğu bir nokta) DPT'nin Kürt milliyetçiliği üzerinden siyaset yapma gücünü azaltmak.
2) Genel manada Kürt milliyetçiliğini ve onun şiddete bulanmış hali olan PKK terörünün temelini zayıflatmak.
3) Soykırım meselesinde Türk hanesine bir puan katmak. Şu an ne kadar Ermeni Kürt varsa vaktiyle o kadar az Ermeni katledilmiştir.
4) Taha Kıvanç'ın vurguladığı "elimde belgeler var, üstüme gelmeyin" imasını vermek. Ki bu hem içe hem de dışa yapılmış bir ihtar.

İlginç olaylara gebe gibi yakın gelecek.

Monday, August 20, 2007

Demokrasi kavgası mı bireysel kaygılar mı?

Nuray Mert'e takıntıları sebebiyle hep ihtiyatlı yaklaşırdım. Bu sefer yazısını imzalıyorum:

"Ben diyorum ki, madem ki, bu sorunu direterek çözmenin gerilim yaratacağı düşünülerek, uzlaşma siyaseti güdüldü, bu siyaset neden Çankaya söz konusu olduğunda hızla terk edildi? Yine diyorum ki, madem 'Uzlaşma ile sorun çözülmeyeceği, aksine bazı konularda ısrarlı ve dirayetli olmak gerektiği' düşünülüyordu, bu ısrar neden binlerce kadının mağduriyetini giderme noktasında değil de, bir mevkiyi fethetme noktasında gündeme geldi? Bu söylediklerimde anlaşılmayacak bir taraf var mı?

Yine, Aktay diyor ki, 'Bir noktaya kadar uzlaşma aranmış bulunamamış, bir noktada dur demek gerekmez mi?' Ben de diyorum ki, 'Bu nokta neden Çankaya?' neden, örneğin üç yıl uzlaşma arandı, dördüncü yıl artık, kimse 'Yetti gayrı, ne olacak bu yasakların sonu?' diye feveran etmedi? İşin içine isimsiz mağdurların hakları girince susanların, mevki, makam söz konusu olduğunda bu kadar ısrarcı olmasında rahatsız edici bir şey yok mu? Sayın Gül, bu hükümetin bir üyesi değil miydi? Bugün kalemini sivriltenler, dörtbuçuk yıl boyunca neyi beklediler? Gerekçe 'siyasi istikrar' değil miydi, bugün ne değişti?

Belli ki, bazı şeyleri daha açık konuşmak lazım. Bu kadar açık konuşmaktan kaçınmamın nedeni (onların zannettiğinin aksine), daha fazla yıpratmamak, bazı hassasiyetleri zedelememek kaygısıydı. Ama, madem, anlamamakta ısrar ediliyor, daha açık konuşayım. Bakın, ben sayın Gül'ün Bilkent Üniversitesi'nden mezun olan kızının mezuniyet töreninde türbanla diploma alması sahnesini, o okullara giremeyen kızlar açısından çok incitici bulduğumu yazdım. Kıyamet koptu, olay, aile saadetini bozmak gibi dillendi. Benim incitici bulduğum, babası bakan olmayanın o muameleyi görmeyeceği bir ortamda gönül rahatlığı ile o tablonun içinde yer almaktı.
Şimdi isterseniz, konuyu biraz daha açayım. Diplomayı veren eski YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, bu yıl TBMM Onur Ödülü'ne layık görüldü. Doğramacı, rektörlüğü döneminde, başörtüsü yasağını sıkı uygulayan biriydi, yüzlerce öğrencinin mağduriyetine razı olmuş dahası bir sürü soruşturma açmış birisi. Hadi o bu ülkenin yasalarını uygulamak durumunda olan biri, zamanında yasayı uygulamıştı, peki bu konumdan pek de rahatsız olmayan, bu yönde açıklama ve girişimi olmayan birine onur ödülü vermek, onun elinden türbanlı kızına diploma verilmesine burulmak yerine, memnuniyet tablosu sergilemek nasıl bir anlayıştır? Dahası bildiğim kadarıyla, ödül için Doğramacı ismini tavsiye eden sayın Gül'ün kendisi. Velev ki, o değil başkası tavsiye etmiş olsun, tüm bu tabloda çok rahatsız edici bir şeyler yok mu? Bu mu, demokrasi, hak, hukuk mücadelesi dediğiniz şey?

Bu ise, siz yolunuza ben yoluma, herkes kendi doğru bildiği, içine sindirdiği yoldan gitsin. Hayırlısı olsun ve de Allah mahcup etmesin. Ben, Gül'ün cumhurbaşkanlığının başörtüsü de dahil olmak üzere demokratikleşme açısından yol açıcı değil, engelleyici olacağını düşünenlerdenim. Bu açıdan bugünün demokratlarının mahcup olacağından kaygılanıyorum, umarım öyle olmaz, o durumda, bu ülkede yaşayan hepimiz kârlı çıkarız."

Wednesday, August 15, 2007

Hayırlısı artık...

Abdullah Gül'ün adaylığını belki de herkesten çok Türkiye'deki derin bürokrasi istiyordu. AK Parti maalesef bu noktayı göremedi ya da inat etti. İnşallah ülkemiz için hayırlısı da bu olur demekten başka yapacak şey yok artık. Ahmet Selim ince şeyler yazdı bu konuda. Üstüne laf etmeyeyim ben:

"Tartışmasız doğru olan bir genel eleştiri notu düşmek, ayrıntılara girmekten daha kolay ve daha az sıkıntılı: "Ne olursa olsun, inceldiği yerden kopsun" yahut, "biz mükemmel bir demokraside yaşıyormuş gibi talepte bulunalım da, demokrasiyle bağdaşmayan şeyler olursa millet değerlendirsin" türünden yaklaşımlar, düşünmekten vazgeçmeyi ve (tabiri caiz ise) "dinamik bir teslimiyet" halini ifade eder. Ve tabii, sorumluluk şuuruyla bağdaşmaz.

Şunu hiç unutmamalıyız ki; 99'u bizim hatamız 100'e çıkarır da bir kötü sonuç ortaya çıkarsa, biz o sonucun yüzde birinden değil tamamından sorumlu oluruz."


"22 Temmuz seçimleri 1954 seçimlerine çok benziyor. 1954'te de bir merkez-sağ partinin oyları, 4 yıllık hizmet süresinden sonra artmıştı. Ve Demokrat Parti, asıl hatalarını 1954'ten sonra yapmaya başlamıştı. Yaptığı hataların tek cümlelik ifadesi, CHP ile mücadelenin psikolojik dengesini dikkate almamaktan ibaretti. O yıllarda bütün bürokratlar CHP'liydi ve CHP'nin asıl gücü de sandıktan değil bu gerçekten kaynaklanıyordu. DP, "sandık onu da halleder" rehavetine kapıldı. Ama o "sandık", 3 yıl sonra, 1957'de DP'yi ciddi olarak uyardı. "Kavga ve gerginlik istemiyorum. Böyle gidersen, sandık gücünü de azaltırım" mesajını verdi. 1957 seçimlerinin sonuçları belli olmaya başlayınca, rahmetli Menderes kâbuslar görmeye başlamıştı. O geceyi hiç unutmayacağını defalarca tekrarladığını hepimiz biliyoruz. ... Siyaset bir denge sanatıdır. Büyük sabır ister. İnce dikkatlere ihtiyaç gösterir. "Ben idealistim canım" idealist olan; daha sabırlı, daha dikkatli, daha dengeli, daha uzlaşmacı olmayı bilir. İdealist olan için, yolun kıvrımları değil, istikameti önemlidir."

Saturday, August 11, 2007

ilk akademik yayınım

ilk akademik yayınım e-sosder dergisinin ağustos sayısında cıktı. özeti şöyle:

"Bu makalede şu ana kadar hep gelişmis ülkeler düzeyinde çalışılmıs olan sol hükümetler ve sendikaların makro ekonomiye etkilerini gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye örneğinde inceliyorum. 1965-2003 dönemine ait Türkiye kaynaklı verileri kullanarak yaptığım amprik analizlerde Türkiye’de sendikalaşmanın ve sol hükümetin birlikte yükseldiği dönemlerde diğer dönemlere göre daha düşük ekonomik büyüme ve daha yüksek enflasyon oranları
gerçekleşmistir. Bu sonuçlar bahsedilen makro ekonomik göstergelere yönelik önceki bulgu ve argümanlara (Alvarez, Garrett ve Lange 1991) destek vermemektedir. Türkiye örneğinde sendikalaşma ve sol hükümetler ile işsizlik arasında ise ciddi bir ilişki ortaya çıkmamıstır
."

Wednesday, August 8, 2007

Ufukta akl-ı selim var sanki

Bülent Arınç’ın meclis başkanlığına aday olmaması ve ardından da bugün AK Parti’nin meclis başkan adayı olarak Köksal Toptan’ı belirlemesi benim açımdan son derece müsbet gelişmeler. Bunları AK Parti’nin sözde değil özde bir merkez-sağ partisi olma yolunda samimi hamleleri olarak yorumluyorum. Temennim odur ki aynı AK Parti bu feraseti ve özveriyi cumhurbaşkanlığı seçiminde de gösterecek ve ülkemiz daha fazla gerilmeden yoluna devam edecektir. Ahmet Turan Alkan’ın da dediği gibi: “Dik durulması gereken yerde dik durulmuştur; şimdi mesafe alma, Türkiye'yi rahat yönetilebilir bir atmosfere taşıma zamanıdır.

Sunday, August 5, 2007

Abdullah Gül...

"Bu arada Sayın Abdullah Gül'ün devlet başkanlığına adaylığı meselesinde naçizâne fikrimi ifade etmek isterim. Yeni Meclis'te bu göreve en layık isimlerin başında şüphesiz yine Sayın Gül geliyor fakat adaylıkta ısrar etmek yerine feragati tercih etmesi, ülkemizin daha çok hayrına olacaktır. Gül'ün feragati, neticede CHP'nin yenilmek bilmez genel başkanı tarafından "işte sözümüze geldiniz" şeklinde böbürlenmeye yol açabilir; böyle şeylerin üstünde durmak gerekmez. Sayın Gül'ün adaylığını engellemek için demokrasiyi 367 yerinden bıçaklayan CHP'ye ilk cevabı millet, cevabını iki hafta önce vermiş bulunuyor (ikinci tokat ise "sol birleşiyor" nakaratıyla CHP listelerinden Meclis'e kapağı seren DSP milletvekilleri tarafından atıldı!).

Abdullah Gül en güçlü olduğu bir anda adaylıktan çekildiğinde siyaseten büyüyecek ve istisnasız herkesin saygısını celbedecektir.

Dik durulması gereken yerde dik durulmuştur; şimdi mesafe alma, Türkiye'yi rahat yönetilebilir bir atmosfere taşıma zamanıdır diye düşünüyorum." A.T.A.