AK Parti’nin bilinçsizce muhatap olduğu eleştirilerden biri de işşizlik.
Hükümetin makroekonomik alandaki önemli başarılarını gölgelemek istercesine bazıları işşizlik konusunda hükümeti birşey yapmamakla suçluyor. Bu eleştiriler en az iki sebepten dolayı hem yanlış hem de insafsız.
Birincisi, artan ya da süregiden işşizlik oranları Türkiye’ye mahsus bir ekonomik sorun değil. Neoliberalizmin güdümündeki küreselleşmenin tabii bir sonucu olarak bu sorun hemen her ülkede az ya da çok var. Ufuk Aras gibi birkaç marjinal lider dışında mevcut partilerin hiçbirinin hakim dünya düzenine pek de itiraz etmediğine göre bu partiler iktidara gelse de pek bişey değişmeyecek demektir.
İkinci sebep ise ekonominin işleyişiyle ilgili. Ekonomi bilimi kıt kaynakları yönetme üzerine bina edildiğinden her ekonomik tercih aynı zamanda bir ekonomik fedakarlıktır. Türkiye’nin 20 yıl başını ağrıtan yüksek enflasyonu talebi kısarak (ya da ezerek) tek haneli rakama indirmenin de bir bedeli vardır. İşşizliğin artması ya da mevcut haliyle devam etmesi de bu bedellerden biridir. (Bakınız: Philips curve).
Hem muhalefetin hem de milletin ekonomik anlayışşızlık ve sabırsızlıktan kurtulması ümidiyle…
Friday, June 29, 2007
Thursday, June 28, 2007
AKP'yi nasıl eleştirMEmeli? -1-
AKP'ye yapılan insafsız eleştirilerden biri Amerikancılık, ya da Amerika'nın güdümünde hareket etme. Halbuki Turk dış siyasetinin ABD güdümünde olması ve bu durumun özellikle merkez sağ partiler döneminde daha da perçinleşmesi tamamen Türk siyasetinin işleyiş mekanizmasıyla alakalı.
Hakan Yavuz'un 2003'te yazdığı bir yazıdan kısa bir alıntı meseleyi aydınlatabilir belki:
TÜRK SAĞI VE DIŞ POLİTİKA
.... Hükümet ABD'siz ayakta duramaz. Nedenini Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Berdal Aral şöyle açıklıyor: "Kanımca, Türkiye'deki muhafazakâr hükümetlerin sorgulamaktan sürekli imtina ettiği acı gerçek şudur: Bu tür hükümetler, son elli yıldır, devlet karşısındaki meşruiyet arayışlarında, hemen hiçbir zaman, demokratik ülkelerde olması gerektiği gibi, sadece ve yalnızca halka dayanma iradesini ve sabrını gösterebilmiş değildirler. Bunun yerine, kolaycı çözümü seçerek, devlete hâkimolan unsurlar eliyle dışlanma ve marjinalize edilme riskine karşı, başka bir deyişle, meşruiyet krizine karşı, ABD'nin ellerine tutuşturduğu "meşruiyet şemsiyesi" dolayımıyla korunma yolunu seçmişlerdir." Aslında bu kaçınılmazdır. Türkiye'de sağcı (yani muhafazakârMüslüman) partilerin hükümet (iktidar değil) olmalarının başka şansı yok. Türkiye'de hükümetlerin meşruiyetlerinin üç kaynağı var: Halktan alınan sandalye sayısı, Kemalist sistemin tahammülü ve dış ilişkilerdeki kombinezonların desteği. Hükümetlerin Kemalist sistemin endişe ve kaygılarını yenmek için dışarının uzattığı meşruiyet şemsiyesinin altına girmekten başka çareleri yok. Bu elde edilen meşruiyet karşılığında sağcı hükümetler (içerdeki retoriğe rağmen) her zaman dış politikada teslimiyetçi olmuşlardır. AKP'nin bugüne kadar izlediği politika bu ana eksende gelişiyor. Kısacası, hükümet her tribüne duymak istediğini söylerken asıl yapmayı planladığı ise ABD ile ilişkileri bozmayacak adımlar olacak. Türkiye'nin bugünkü koşullarda bağımsız (kendi çıkarlarına uygun) bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Nedenleri ise çok açık: Ekonomik yapısı, dışarıya son derece bağımlı olan savunma teknolojisi ve halkı "terbiye" etmek için ayakta tutulan devlet ideolojisi. Özellikle hükümetler ile devlet arasındaki gerilim seçilmişleri dışarıdan ek destek aramaya itiyor ve bu durum isteristemez dış politikayı etkiliyor. Bu durumdan kurtulmanın yolu, devlet ile hükümet arasındaki farkın en aza indirgenmesi ve devletin toplumsal taleplere göre yeniden şekillenmesidir. Kısacası, devlet yapısının demokratikleşmesi ve seçilmemişlerin seçilmişlere tabi kılınmasıdır. Bu, seçilen hükümetleri dış destek aramaktan kurtaracaktır. Ayrıca, bu yeni yapılanma Türkiye'nin kanayan sosyo–etnik fay hatlarını giderecek ve dış politikanın daha rahat uygulanmasına neden olacaktır. Bu, AKP hükümetinin Türkiye'ye kalıcıolarak vermesi gereken yeni bir sözleşmedir. Bu sözleşmenin odak noktası ise Kopenhag Kriterleri olmalıdır. Yeni bir toplumsalsözleşme için dahi dış meşruiyet (Kopenhag) gerekli ve zorunludur; çünkü devlet kurumlarını dış destek olmadan demokratikleştirmek zordur. Ama buradaki dış destek ABD'nin vereceği destekten daha farklı ve olumludur...
Hakan Yavuz'un 2003'te yazdığı bir yazıdan kısa bir alıntı meseleyi aydınlatabilir belki:
TÜRK SAĞI VE DIŞ POLİTİKA
.... Hükümet ABD'siz ayakta duramaz. Nedenini Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Berdal Aral şöyle açıklıyor: "Kanımca, Türkiye'deki muhafazakâr hükümetlerin sorgulamaktan sürekli imtina ettiği acı gerçek şudur: Bu tür hükümetler, son elli yıldır, devlet karşısındaki meşruiyet arayışlarında, hemen hiçbir zaman, demokratik ülkelerde olması gerektiği gibi, sadece ve yalnızca halka dayanma iradesini ve sabrını gösterebilmiş değildirler. Bunun yerine, kolaycı çözümü seçerek, devlete hâkimolan unsurlar eliyle dışlanma ve marjinalize edilme riskine karşı, başka bir deyişle, meşruiyet krizine karşı, ABD'nin ellerine tutuşturduğu "meşruiyet şemsiyesi" dolayımıyla korunma yolunu seçmişlerdir." Aslında bu kaçınılmazdır. Türkiye'de sağcı (yani muhafazakârMüslüman) partilerin hükümet (iktidar değil) olmalarının başka şansı yok. Türkiye'de hükümetlerin meşruiyetlerinin üç kaynağı var: Halktan alınan sandalye sayısı, Kemalist sistemin tahammülü ve dış ilişkilerdeki kombinezonların desteği. Hükümetlerin Kemalist sistemin endişe ve kaygılarını yenmek için dışarının uzattığı meşruiyet şemsiyesinin altına girmekten başka çareleri yok. Bu elde edilen meşruiyet karşılığında sağcı hükümetler (içerdeki retoriğe rağmen) her zaman dış politikada teslimiyetçi olmuşlardır. AKP'nin bugüne kadar izlediği politika bu ana eksende gelişiyor. Kısacası, hükümet her tribüne duymak istediğini söylerken asıl yapmayı planladığı ise ABD ile ilişkileri bozmayacak adımlar olacak. Türkiye'nin bugünkü koşullarda bağımsız (kendi çıkarlarına uygun) bir dış politika izlemesi mümkün değildir. Nedenleri ise çok açık: Ekonomik yapısı, dışarıya son derece bağımlı olan savunma teknolojisi ve halkı "terbiye" etmek için ayakta tutulan devlet ideolojisi. Özellikle hükümetler ile devlet arasındaki gerilim seçilmişleri dışarıdan ek destek aramaya itiyor ve bu durum isteristemez dış politikayı etkiliyor. Bu durumdan kurtulmanın yolu, devlet ile hükümet arasındaki farkın en aza indirgenmesi ve devletin toplumsal taleplere göre yeniden şekillenmesidir. Kısacası, devlet yapısının demokratikleşmesi ve seçilmemişlerin seçilmişlere tabi kılınmasıdır. Bu, seçilen hükümetleri dış destek aramaktan kurtaracaktır. Ayrıca, bu yeni yapılanma Türkiye'nin kanayan sosyo–etnik fay hatlarını giderecek ve dış politikanın daha rahat uygulanmasına neden olacaktır. Bu, AKP hükümetinin Türkiye'ye kalıcıolarak vermesi gereken yeni bir sözleşmedir. Bu sözleşmenin odak noktası ise Kopenhag Kriterleri olmalıdır. Yeni bir toplumsalsözleşme için dahi dış meşruiyet (Kopenhag) gerekli ve zorunludur; çünkü devlet kurumlarını dış destek olmadan demokratikleştirmek zordur. Ama buradaki dış destek ABD'nin vereceği destekten daha farklı ve olumludur...
Wednesday, June 27, 2007
AKP'yi nasıl eleştirmeli?
Perihan Mağden yine söylenmesi gerekeni cesurca ve beliğ bir şekilde ifade etmiş.
"Bu partinin, AK Parti'nin yani hiç mi kabahati yok? Var, hem de o kadar çok kabahatleri, kusurları olan 1 partiyi acımasızca eleştirebilmek yerine, hakiki demokrasinin işlemesi adına onların yanı başında yerimizi almak zorunda bırakılıyor isek- Budur trajedi! (Ya da Oligarşi!)" (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=225137)
Maalesef suni tartışmalardan yapmamız gereken gerçek tartışmalara vakit kalmıyor. Şu sorular bana hiç de önemsiz gelmiyor ama nedense onları ele almaya vaktimiz yok.
- Her fırsatta demokrasiden dem vuran AK Parti neden halkın oyunun yarısına yakınını etkisiz kılma potansiyaline sahip yüzde 10 barajıyla ilgili bir girişimde bulunmuyor?
- Cumhurbaşkanlığı'nın yetkilerinin astronomik olduğunu kabul eden ve bunu eleştiren bir gelenekten gelen AK Parti'nin merkez kadrosu neden bu yetkilerinin makul ve demokratik bir düzeye indirilmesine yönelik hiçbir ciddi söylem ya da icraat da bulunmuyor?
- Merkez bir parti olduğunu iddia eden AK Parti il ve ilçe idarelerine neden hep mütedeyyin tabandan insanları dolduruyor?
- Yine merkez bir parti olduğunu iddia eden ve hatta şimdi yeni bir vizyon oluşturmaya çalışan AK Parti neden devletin en tepe üçlüsünü Milli Görüş geleneğinden gelen insanlarla doldurma gayesini güdüyor?
- Demokrasiden dem vuran AK Parti neden DTP'ye karşı oynanan düzeysiz ayak oyunlarında başı çekiyor?
ve daha niceleri...
bu puslu havadan hiç hazzetmedim. çünkü bize 'kendine demokrat' bir partiyi demokrasinin hatrı için tartışmasız desteklettiriyor.
"Bu partinin, AK Parti'nin yani hiç mi kabahati yok? Var, hem de o kadar çok kabahatleri, kusurları olan 1 partiyi acımasızca eleştirebilmek yerine, hakiki demokrasinin işlemesi adına onların yanı başında yerimizi almak zorunda bırakılıyor isek- Budur trajedi! (Ya da Oligarşi!)" (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=225137)
Maalesef suni tartışmalardan yapmamız gereken gerçek tartışmalara vakit kalmıyor. Şu sorular bana hiç de önemsiz gelmiyor ama nedense onları ele almaya vaktimiz yok.
- Her fırsatta demokrasiden dem vuran AK Parti neden halkın oyunun yarısına yakınını etkisiz kılma potansiyaline sahip yüzde 10 barajıyla ilgili bir girişimde bulunmuyor?
- Cumhurbaşkanlığı'nın yetkilerinin astronomik olduğunu kabul eden ve bunu eleştiren bir gelenekten gelen AK Parti'nin merkez kadrosu neden bu yetkilerinin makul ve demokratik bir düzeye indirilmesine yönelik hiçbir ciddi söylem ya da icraat da bulunmuyor?
- Merkez bir parti olduğunu iddia eden AK Parti il ve ilçe idarelerine neden hep mütedeyyin tabandan insanları dolduruyor?
- Yine merkez bir parti olduğunu iddia eden ve hatta şimdi yeni bir vizyon oluşturmaya çalışan AK Parti neden devletin en tepe üçlüsünü Milli Görüş geleneğinden gelen insanlarla doldurma gayesini güdüyor?
- Demokrasiden dem vuran AK Parti neden DTP'ye karşı oynanan düzeysiz ayak oyunlarında başı çekiyor?
ve daha niceleri...
bu puslu havadan hiç hazzetmedim. çünkü bize 'kendine demokrat' bir partiyi demokrasinin hatrı için tartışmasız desteklettiriyor.
Thursday, June 14, 2007
Ömer Laçiner'in cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerinden Türk siyasetine dair dinlenesi yorumları
Cumhurbaşkanlığı seçimini dinciler ve laikler arasında bir mücadele olarak görmüyorum. Başından beri AKP iktidarını Türk burjuvazisinin iktidara gelişi olarak isimlendirdik. Türkiye burjuvazisi, -burası müslüman bir ülke olduğu için- içinde müslü-manlığı barındırıyor. İslamı sahiplenmek birtakım tarihsel nedenlerden dolayı Türkiye orta sınıflarında hakim eğilimdir. Avrupa'nın pekçok ülkesinde örgütlü din belirli bir alana çekilirken Türkiye'de mülk sahiplerinin iktidar mücadelelerinin başka safhaları vardır. 2002'de AKP iktidarıyla birlikte daha önce belirli payandalarla iktidar olabilen otantik Türk burjuvazisi doğrudan kendisi olarak iktidara gelmiş oldu. Onların dinsel, mütedeyyin karakterleri bizim için talidir, bizim için belirleyici olan iktisadi-sosyal açıdan tuttukları yerdir, ve o konum burjuva konumudur. Cumhurbaşkanlığı üzerine yapılan tartışma, geleneksel elitlerle yeni yükselen sivil burjuvalar arasındaki kavgadır. Sosyalist olarak biz her iki sosyal sınıfın da dışındayız, dolayısıyla beni onların kavgası ilgilendirmez. Ama bunların kavgalarının belli bir doza varması ve toplumun diğer kesimlerini buna alet etmelerine karşı çıkarız tabii ki. Bizim kalkıp ‘şu cumhurbaşkanı olsun' deme durumumuz yok. Ortadaki yasal mevzuat ve anayasaya bakarsanız AKP'nin kendi içinden bir cumhurbaşkanı seçmesi yasal hakkı. Bunun karşısında ordunun ekseninde ‘laiklik elden gidiyor' çığırtkanlıklarının hepsi sahte! Sünni İslamın siyasete etkisinin şu andan daha ileri gidemeyeceğini buna yönelik çığlıklar atanlar da çok iyi biliyor.
30 Nisan, 2007. Birgün Gazetesi ile ropörtaj.
http://www.tihv.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=1249&Itemid=49
30 Nisan, 2007. Birgün Gazetesi ile ropörtaj.
http://www.tihv.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=1249&Itemid=49
Monday, June 11, 2007
Terör üzerine önemli tespitler
Sedat Laçiner yine bam teline dokunmuş. terörle mücadele konusunda -açıktan söylenebilecek olanların- nerdeyse hepsini söylemiş. bir hatasi var yalniz, "Türkiye, terörle ve teröristle mücadeleyi askerle yapan yegâne ülke Batı dünyasında. Batılı ülkeler, teröristle mücadeleyi asla orduyla yapmıyorlar" demis. ABD'nin son 5 yıldır ne yaptığını hepimiz izliyoruz. Yol yanlış, tamam; ama yalnız değiliz!
Monday, June 4, 2007
Seçim listeleri belli oldu da ne oldu?
Liste sıralamasını partiler yaptığı sürece bizim demokrasimiz insan seçme değil, parti seçme merkezli olmaya devam edecek. sistemdeki sorunun önemli bir dayanağı da bu zaten. açık liste sistemine geçilip halkın sadece partiler icin değil parti içindeki adaylar için de oy kullanabilmesinin önü açılmalı. ve böylece milletvekillerinin halktan başka yaranacak bir mercii olmamalı. aksi takdirde bu feodal siyaset Türkiye'yi bir yere kadar götürür ancak.
Subscribe to:
Posts (Atom)